25 Ağustos 2009 Salı

OYUN BOZAN BOLT


Ariane Friedrich ile Blanka Vlasic hem rakip hem de çok iyi arkadaş
Hakan ÜÇSULAR / AKŞAM
Jamaikalı atlet müthiş rekorları ile birçok önemli olayı ve çok sayıda atletin büyük başarısını gölgede bıraktı. Oysa Berlin'de acıyla gelen zaferler, kazanırken kaybedenler, centilmenlik dersleri ve daha neler neler vardı

Berlin sadece atletizmin değil, belki de tüm spor tarihinin en önemli, en güzel organizasyonlarından birisine sahne oldu... Hiç kuşkusuz şampiyonanın yıldızı 100 metrede 9.58, 200 metrede de 19.19'luk insan üstü dereceleriyle dünya rekorlarına imza atan, 4x100'de altınları üçleyen Jamaikalı Usain Bold oldu. Bolt'un bu inanılmaz performansı nedeniyle birçok önemli olay ve bir çok atletin büyük başarısı gölgede kaldı... Şimdi Bolt'u bir kenara bırakalım ve hak edenlere, haklarını verelim. En büyük alkış seyirciye... Berlin Olimpiyat Stadı’nda dokuz gün süren şampiyonayı 500 binin üzerinde sporsever izledi. Coşku müthişti, fair play ise gani... Bayanlar yüksek atlamada Alman atlet Ariane Friedrich ile Blanka Vlasic mücadelesinde yaşananlar tam anlamıyla derslikti. Friedrich'in eliyle yaptığı her sus işaretinde, o dev stat bir anda sessizliğe gömülürken Vlasic atlerken de Hırvat atlete alkışlı müthiş bir tezahürat vardı. Friedrich üçüncülükte kalırken, Valsic'in rekor denemesinde hem kendisinin (Friedrich) hem de tribünlerin hep birlikte tempo tutup, onu desteklemesi ise herhalde fair play’in ulaştığı son nokta olsa gerek. Eğer Bolt Berlin'in yıldızı olduysa, mucize atlet oskarını ise sırıkla yüksek atlamacı Steve Hooker aldı. Avustralyalı atlet, sakatlığı nedeniyle seçmelere son anda girdi. Finalde ise ağırlar içinde tek atlayış yaşıp, adını zirveye yazdırdı. Uzun mesafenin efsane ismi Kenenisa Bekele 5 bin ve 10 bin de iki müthiş zafere imza atarak, Etiyopyalıların bayanlarda Kenya'ya geçilmesinin yaralarını sardı. Şampiyonada istenmeyen olaylar da yok değil.. 800 metre bayanların galibi, Güney Afrikalı Coster Semenya'dan cinsiyet testi istenmesi, yine bayanlar 1500 metre finalinde İspanyol Natalia Rodriguez'in düşürdüğü Etiyopyalı Gelete Burka'yı muhtemel bir madalyadan ederken, yarışı birinci bitirmesine rağmen diskalifiye edilmesi gibi üzücü olaylar tarihin yapraklarına kazındı.. Dev organizasyonun sakarı unvanını Polonyalı çekiççi Anite Wladarczyk aldı. Wlodarczyk, 77.96'lık derecesiyle dünya rekoru kırıp altın madalyaya uzandı. Ancak sevinç gösterisi sırasında sakatlanıp, başka atış yapamadı. Ve hayal kırıklıkları... ABD her ne kadar madalya sıralamasında zirvede yer alsa da sprint yarışlarındaki üstünlüğünü hem bayanlarda hem de erkeklerde Jamaika'ya kaptırdı. Hele hele 4x100'lerde yaşadıkları hayal kırıklığının da ötesindeydi. Bayanlar sırıkla atlamayı yıllardır domine eden Yelene Isinbaeva'nın düşünü son iki üç aylık süreçte adeta "Geliyorum" der gibiydi... Erkekler uzun atlamadan son dünya ve olimpiyat şampiyonu Panamalı İrving Saladino'nun üçte sıfır çekmesi Dwight Philips'e yapılan güzel bir ikramdı. Elvan'ın sır sakatlığının yarış sırasında ortaya çıkmasıyla kaçan iki muhtemel madalya, birçok atletimizin sakatlık nedeniyle Berlin'de yarışamaması bizim adımıza yaşanan hayal kırıkları oldu. Teselliyi ise bayanlar 110 metre engellide Nevin Yanıt'ın göreceli başarısı ve Karin Melis Mey'in uzun atlamadaki bronz madalyası ile bulduk.

23 Ağustos 2009 Pazar

Hz. MUHAMMED ATLETTİ

Araplar'da deve yarışları hala çok seviliyor.

Soner Yalçın / Hürriyet

Gazali der ki; “ eğlence kalbe rahatlık verir; fikri yorgunlukları hafifletir; daima zorlanan ve ciddi işlerle meşgul edilen kalpler körleşir; eğlence ile kalbi rahatlandırmak ciddi iş görmesi için ona yardım etmek demektir. Mesela devamlı fıkıh okuyan bir kimsenin tatil yapması icap eder.”
Yani…
Yanisi şu:
Önce kafalardaki bir tabuyu yıkalım: Hz. Muhammed insandı.
Hz. Muhammed yorulur, dinlenir, eğlenir ve mizah yapardı.
Spora meraklıydı. Örneğin…
Hayvanların birbirine zarar vermeden yarıştırılmaları dinen caizdi. Hz. Muhammed döneminde at ve deve yarışları meşhurdu.
At yarışları Hz. Muhammed’in öncülüğünde yapılırdı. Kazananlar ödüllendirilirdi. At yarışları 6- 7 mil uzunluğundaki Hayfa ile Seniyyetü’l arasında yapılırdı. Aynı “parkurda” deve yarışları da yapılırdı.
Hz. Muhammed’in “Abda” adında bir devesi vardı. Katıldığı tüm yarışları birincilikle bitiriyordu. Ancak bir gün Abda da geçildi. Sahabeler çok üzüldü. Bunun üzerine Hz. Muhammed, “Yükselen her dünyevi şeyin alçalması, ilahi hikmet gereğidir” diyerek onları teselli etti.
Hz. Muhammed güreşi de severdi.
Arap yarımadasının güçlü güreşçisi Rükane bir gün Hz. Muhammed’e güreşme teklifinde bulundu. Rükane Müslüman değildi; Hz. Muhammed’i yenerek onu küçük düşüreceğini hesap etti.
Ancak, Hz. Muhammed, Rükane’yi yendi. Ve ortaya ödül olarak konulan koyunu kazandı.
Rükane yenilgiye doymayan pehlivan gibi yine aynı teklifte bulundu ve yine yenildi. Hz. Muhammed bu kez iki koyun kazandı. Rükane, “Ya Muhammed şimdiye kadar kimse beni yenemedi, beni yenen sen değilsin, içindeki manevi güçtür” deyip Müslüman oldu. Ve Hz. Muhammed koyunları Rükane’ye iade etti.
Asr-ı Saadet’te atletizm yarışmaları da yapıldı.
Bu yarışmalara Hz. Muhammed eşi Hz. Ayşe ile birlikte katıldı. Bir seferinde her ikisi de arkada kaldılar; ancak son gücüyle Hz. Ayşe atak yapınca Hz. Muhammed’i geçti.
Bir yıl sonra bu kez aynı taktiği Hz. Muhammed yaptı ve eşini geçti. “Bu birincilik, o birinciliğe karşılıktır” diye Hz. Ayşe’ye espri yaptı.
Yarışmalara çoluk çocuk kadın erkek yaşlı erkek herkes ya katılır ya da izlemeye gelirdi.
Ok dönemin en önemli silahlarından olduğundan Hz. Muhammed, anne-babalara çocuklarına ok atmayı, ata binmeyi öğretmelerini tavsiye ederdi.
Hz. Muhammed yüzmeye de ayrı bir önem verirdi. Çocukların mutlaka yüzmeyi öğrenmesini ve yüzmesini isterdi.
Bugün…
Bazı sözüm ona Müslümanlar eğlenerek düğün yapmayı ayıp, hatta günah sayıyor. Düğünlerini eğlenceden soyutluyorlar.
Asr-ı Saadet’te düğünler olurdu. Davul, zil gibi çalgılar çalınır, dans edilirdi. Hz. Ayşe’nin bir düğünde iki cariye ile def çaldığı biliniyor. Hz. Muhammed’in “nikahı defle kutlayın” diye hadisi var.
Bakınız…
Buradaki tüm bilgileri, beş ciltlik “Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam” kitabından derledim.
Bir kez daha okuyup gördüm ki, anlatılanlar ile yazılanlar arasında dağlar kadar fark var.
Biz okur bir toplum değiliz. Bu nedenle yobaz bir dincinin söylediklerini doğru kabul ediveriyoruz. Halbuki okusak birçok sorunu halledivereceğiz.
Örneğin…
Bir gelenek olan Türkçe ezana karşı çıkarız ama Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’in ne zaman Türkçe’ye çevrildiğini bilmeyiz! Haberimiz bile olmaz.
Çünkü ezanı duyuyoruz ama evlerimizde baş üstümüze astığımız Kur’an-ı Kerim’i ne yazık ki açıp okumuyoruz…
Evlerde sayfaları açılmamış Kur’an-ı Kerimler öylece duruyor; “İslam’da ruhban sınıfı yoktur; inanç kul ile Allah arasındadır” diyoruz ama ülkemizde şeyhten, şıhtan, dervişten geçilmiyor. Kendimizi kandırmayı sürdürüyoruz…
Umarız Ramazan hayırlara vesile olur…

16 Ağustos 2009 Pazar

HALA YENİÇERİLERİ KURBAN EDİYORUZ


Osmanlılar, devşirme sistemiyle kurdukları yeniçeri ordusuyla yıllarca üç kıtada birden at koşturdu. Dünyanın en büyük imparatorluklarından birisi haline geldi. Otoritenin resmi tarihi, yeniçeri sisteminin modernleşme adına kaldırıldığını yazar. Resmi olmayan tarih ise sarayı ve hazineyi ele geçirmek isteyen çıkar guruplarının savaşında kanlı bir şekilde yok edildiklerine dikkat çeker... Aradan yüzyıllar geçti, köprünün altından çok sular aktı, imparatorluk yerini cumhuriyete bıraktı ama biz hala yeniçerileri kurban etme geleneğinden vazgeçemiyoruz. Ne demişler, can çıkar ama huy çıkmaz! Fazla uzatmaya gerek yok, herhalde sözü nereye getireceğimizi anlamışsınızdır...Elvan diye bir kız Etiyopya'nın çorak arazisinden çıkıp geliyor, Türkiye'ye atletizmde en büyük başarılarını armağan ediyor... Sonra da Dünya Şampiyonası gelip çatıyor... 20 gün önce toprak zeminde antrenman yaparken, aşil tendonunda bir ağrı hissediyor, bir cahillik edip önemsemiyor. Ama işin daha vahim yanı devşirme sisteminin meyvelerini yiyen, prim yapan hiçbir kimsenin bundan haberi olmuyor... Uzun mesafeyi bir takım koşusu haline getiren Etiyopyalılar, Kenyalılara karşı yalın kılıç tek başına mücadele eden bir yeniçeri daha anlamsızlığa kurban veriliyor... Yazık, yazık çok yazık... Elvan'ın etrafında, Anadolu gençlerinden bir takım, bir ordu oluşturmak varken, onu da "Son Osmanlı" misali yavaş yavaş tarihin tozlu yapraklarına gömüyoruz. Gerçekten de Elvan'ın bundan sonra işi çok zor... Onca Etiyopyalı ve Kenyalının arasında madalyaya bu kadar çok yakınken elinden uçup gitmesini çaresizlikle izleyen bir uzun mesafecinin, Türkiye'deki kuru kalabalık içinde yalnızlığı yaşarken küllerinden yeniden doğması ve hiç yapamadığı zirveyi yapabilmesi mucizenin ta kendisi olsa gerek... Süreyyalar, Halliler mi? Ya da antrenman sahasına gidecek parayı bulamadığı, çivili alacak maddi imkanı olmadığı için harcanan binlerce ihtimal mi? Off, of!

15 Ağustos 2009 Cumartesi

NASIL GERİ DÖNDÜLER?


(Dara Torres)

Özgür Akman / Sabah

En son 2006'da yarışan efsane Ferrari pilotu Schumacher, geçirdiği kazadan dolayı pistlerden uzak kalan Felipe Massa iyileşene kadar Massa'nın yerine geçici olarak yeniden pistlere dönecekti. 23 Ağustos'ta ilk yarışına çıkması beklenirken, boynundaki sakatlığı onu durdurdu. Schumacher dönseydi kimlerle kader ortağı olurdu? Spor dünyasında emeklilik kararından vazgeçen büyük isimlerin listesi epey kabarık. Bir kısmı başarılarına yenilerini eklerken, bazıları da karizmayı biraz çizdirmişti. Sporu bırakıp geri dönen büyük isimlerden ilk akla gelenler...
BAŞARANLAR
MICHAEL JORDAN
Jordan, Chicago Bulls ile üç NBA şampiyonluğu kazandıktan sonra, babasının ölümü üzerine şok bir kararla basketbolu bıraktı. Başarısız beysbol kariyeri denemesinden sonra parkelere geri döndü. Bulls'la üç şampiyonluk yüzüğü daha takıp, basketbolu ikinci kez bıraktı. Yönetici olduğu Washington Wizards'ı play-off'lara taşımak için üçüncü kez sahaya indi. Kırkında 40 sayı barajını geçen ilk NBA oyuncusu oldu. İki sezon daha oynayıp basketbola veda etti.
LANCE ARMSTRONG
Kanseri yendikten sonra yedi defa üst üste Fransa Bisiklet Turu'nu (1999-2005) kazanan Lance Armstrong, şimdi zamana meydan okuyor. Bu sezondan itibaren kanser araştırmalarına destek vermek için bisiklete geri döndü. Mart ayında köprücük kemiğini kırdı; ama yalnızca üç haftada toparlandı. 37 yaşındaki Amerikalı, Fransa Bisiklet Turu'nda eskiden ilham verdiği, artık kanlı bıçaklı olduğu takım arkadaşı Alberto Contador'u durduramadı; ama gelecek yıl kendi takımıyla Contador'a meydan okuyacak.
DARA TORRES
1984 Los Angeles, 1988 Seul ve 1992 Barcelona Olimpiyatları'nda yarıştıktan sonra yüzmeyi bırakan Dara Torres, 2000 Sydney'de de yarışıp beş madalya daha kazandı. Havuzdan uzak durduğunda hem kızı Tesa'yı dünyaya getirdi hem de eğitimine kaldığı yerden devam etti. Pekin'de 41 yaşında beşinci Olimpiyat'ında yarışan Torres, 50 m. serbest, 4x100 m. serbest ve 4x100 m. karışıkta gümüş madalyalar kazanıp koleksiyonundaki Olimpiyat madalyalarını 12'ye çıkardı.
MARTINA NAVRATILOVA
Çek asıllı Amerikalı tenisçi, 1994'te 38 yaşında kortlara veda ettiğinde 18 Grand Slam turnuvası kazanmıştı. Altı yıl sonra çiftlerde yarışmak üzere geri döndü. Avustralya Açık ve Wimbledon 2003'te Leander Paes'le karışık çiftlerde, 50. yaş gününden birkaç hafta sonra 2006 Amerika Açık'ta da Bob Bryan ile yeni bir zafere ulaştı.
GEORGE FOREMAN
1968'de Mexico City'de Olimpiyat Şampiyonu olduktan sonra Joe Frazier'ı yenerek dünya ağır sıklet boks şampiyonu oldu. Muhammed Ali'ye 'ormandaki kavga'da kaybetti. 12 yıllık emeklilikten sonra 1988'de ringlere geri döndü. Michael Moorer'ı 1994'te yenerek en yaşlı (45) dünya boks şampiyonu oldu.
DİĞERLERİ:
Pele: Ünlü futbolcu New York Cosmos'la da başarılı oldu.
Niki Lauda: Geri gelip, 3. kez Formula 1 şampiyonu oldu.
Jennifer Capriati: Eski dahi çocuk, yeniden zirveye çıktı.
Steve Redgrave: Kürekçi, Sydney 2000'de de altını kaptı.
Alain Prost: Ferrari istemedi, Williams'la şampiyon oldu.
BAŞARAMAYANLAR
DIEGO MARADONA
1991'de doping testini geçemeyince 15 ay ceza aldı. Sahalara kahraman olduğu Napoli'yle değil, Sevilla'yla döndü. 94 Dünya Kupası'nda Yunanistan'a attığı golden sonra efedrin kullandığı için yeni bir ceza aldı. 1995'te Boca Juniors'la sahalara geri döndü. Kokain bağımlılığı ve karışık özel hayatıyla dillerden düşmeyen 'El Diego', 1997'de futbolu son kez bırakmak zorunda kaldı.
MUHAMMED ALİ
Vietnam Savaşı'na gitmediği için eldivenleri elinden alınan efsane boksör, üç yıl ringlere çıkamadı. Cezası kaldırıldıktan, George Foreman'ı yendiği ünlü maça kadar olan süreç, Ali için muhteşem bir geri dönüş sayılabilir. Yine de Ali'nin ikinci geri dönüşünün karnesi zayıf. 1979'da emekli olduktan sonra 1980'de dünya şampiyonu Larry Holmes'e meydan okudu; ilk kez nakavt oldu. Ertesi yıl da hakem kararıyla Trevor Berbick'e yenildi.
MARK SPITZ
1972 yılında Münih'te yedi altın madalya kazanarak Olimpiyat tarihine geçen Mark Spitz, 1992 Barcelona öncesi seçmelere katıldı. ABD Yüzme Takımı'nın seçmelerinde takıma girmek için gereken derecenin iki saniye gerisinde kalınca, sporculuk kariyerini noktaladı. Spitz'in Olimpiyat'ta en çok altın madalya kazanan sporcu rekorunu da Phelps kırdı.
BJORN BORG
İsveçli efsane tenisçi 26 yaşında emekli olana kadar, kariyerine 11 Grand Slam turnuvası zaferi sığdırdı. 18 yaşında Fransa Açık'ı kazanan Borg, 1991'de artık demode olmuş tahta raketleriyle geri dönmeye karar verdi. İki yıl boyunca hiç maç kazanamadı. Galibiyete en çok yaklaştığı 1993'teki Alexander Volkov maçından sonra emekliliğe geri döndü.
SUGAR RAY LEONARD
Tarihin en iyi orta sıklet boksörlerinden Sugar Ray Leonard, geri dönüşlerin kralıydı. Beş defa boksu bırakıp geri döndü. Başarılı sonuçlar aldıysa da 40 yaşındayken eski hafif sıklet şampiyonu Henry Camacho'ya beş rauntta kaybedince eldivenini son kez astı.
DİĞERLERİ:
Magic Johnson: Geri döndüğünde farklı bir role geçti
Shawn Kemp: Eski NBA yıldızı, İtalya'da tutunamadı.
Martina Hingis: Geri dörnüşü eski parlak günlerini arattı.
Katarina Witt: Artistik patinajın yıldızı, 1994'te 7. olabildi.
Mike Powell: Rekortmen uzun atlamacı da başaramadı.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN


Doğan ÇİL / AKŞAM
İnsanoğlu hiçbir zaman, elindekilerle yetinmez. Hep daha fazlasını, daha iyisini ister. Oysa istemenin sonu yoktur. Arabanın daha iyisi, evin daha iyisi vs... Bu yaşanan tam anlamıyla çılgınlık ve deliliktir.. İnsan, sistemin pompaladığı tüketim anlayışı içinde, vicdanını kaybedip, vahşileşir... Aslında budur dünyayı kasıp kavuran savaşların nedeni, kardeşin kardeşe, komşunun komşuya düşman olmasının nedeni... Vicdanı olmayan, sorgulamaz, kafasını kaldırıp, ne kadar şanslı olduğunu görmez... Oysa bir görebilse, sağlıklı yaşamanın ne kadar büyük nimet olduğunu, sonu gelmeyen isteklerin anlamsızlığını... Bazen özbenine dönebilmesi için insanoğlunun, birisinin kalkıp haykırması gerekir, "Kendinize gelin, bakın ne kadar şanslısınız, yürüyebiliyorsunuz, koşabiliyorsunuz, daha ne istiyorsunuz" diye... İşte Murat Dural böyle haykırdı bizlere... Şöyle bir silkindirdi, insanlığımızı hatırlattı.... Bir gaziydi, vatani görevini yaparken ayakları soğuktan donmuş ikisi de bileklerinin hemen altından kesilmek zorunda kalmıştı... İsteği son derece insaniydi... Çok sevdiği, hayran olduğu Alex de Souza'nın ayak kalıplarından yapılacak protezle, tekrar yürüyebilmek, koşabilmek, top oynamak... AKŞAM Gazetesi, onun bu haykırışına tercüman oldu... Ve şimdi o çok mutlu... İlk kez dünyada bir sporcunun ayakları kopyalandı, ilk kez Türkiye'de çift ayak kopyalanması yapıldı. Aradan geçen zamanda protezlerine yavaş yavaş uyum sağladı, evinde büyük bir azimle çalıştı. Şimdi de Fenerbahçe Yönetimi'nin kendisine tahsis ettiği Dereağzı Tesisleri'nde antrenman yapmaya başladı... Mutluğu gözlerinden okunuyordu, idmanı bittiğinde, yanına gittik ve hemen anlatmaya başladı: "Daha önce kullandığım protez ayaklar, bana yürümenin dışında pek fazla yardımcı olmuyordu. Yeni protezlerim, koşma, zıplama, top oynama, şut atma ve güncel hayatta lazım olabilecek her şeyde sınırsız bir hareket özgürlüğü veriyor. Bugün ilk defa bir futbol sahasında idmana çıkıyorum, bu benim için inanılmaz bir olay. Şu anda çalıştığım Dereağzı Tesisleri, benim için kutsal topraklar. Burada yaklaşık iki ay her gün antrenmana çıkacağım. Daha sonra Alex ve diğer oyuncularla inşallah Samandıra'da bir araya geleceğiz. Konuyla Aykut Hocam ilgileniyor. Hazır duruma geldiğimde temasa geçip gerekli organizasyonu yapacağız." Yaşadıklarını "Rüya gibi" sözleriyle değerlendiren Dural, "Başıma gelen bu güzel şeyleri, Avrupa'nın önde kulüplerine mail atarak bildirdim. Bana ilk dönen kulüp Liverpool oldu... Onlara Liverpool taraftarının tribünde söylediği "You Will Never Walk Alone (Asla yalnız yürümeyeceksin)" şarkısının bir benzerinin Fenerbahçe'de de olduğunu ilettim: "Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber yürüdük yağan yağmurda.." Yazdıklarımdan çok etkilendiler, gönderdikleri mesajda "Yaşadıkların gerçekten inanılmaz, kulübünün sana sahip çıkması da müthiş. Her zaman senin yanında olmaya hazırız" dediler ve mesajı "You Will Never Walk Alone" sözüyle bitirdiler" diye konuştu. Murat Dural, Türk toplumunun kanayan yarasına parmak basmayı da ihmal etmedi: "Türkiye'de benim durumumda ya da zihinsel olarak 8-9 milyon engelli var. Bu insanlara, kaderlerine boyun eğmek yerine, istenirse neler yapılabileceği konusunda güzel bir örnek olduğumu düşünüyorum. Benim durumumdaki bir insan için, yürümek, koşmak tamamen zihinsel bir konu. Bunu önce zihninde gerçekleştirmek gerekiyor. Şu da unutulamamalı; fiziksel engelli olmak, her an herkesin başına gelebilecek bir durum. Bunu ben askerde yaşadım. Ancak, trafik kazası da olabilirdi, ya da başka bir şey. İnsanlar, her an böyle bir şeyin başına gelebileceğini bilerek, engelli vatandaşlarımıza daha fazla destek olmalı, onları kendileri gibi kabul etmeli."

Beri seri katil zannettiler
Murat, yeni protezlerinin yapılması sonrası başından geçen ilginç bir olayı anlattı: Kalıplar alınıp, protezler yapıldıktan sonra, Park Orman'a spor ayakkabısı almak için gittim. Protez ayaklarım çantanın içinde güvenlik cihazından geçerken görevli kız, çığlıklar atmaya başladı. Çanta xrey cihazından geçerken, çantanın içinde iki çift ayak gören kız çok fena korkmuştu. Etrafım bir anda sarıldı, beni seri katil zannetmişlerdi. Düşünün, çantasında iki çift ayak olan bir adam.. Durumu güvenlikçilere anlatmamız bir hayli zor oldu. Ama sonunda anladılar. Çantamı alıp içeri girerken, güvenlikçi kız arkamdan hala korku dolu gözlerle bana bakıyordu.


Sakat mısın be kardeşim!
"Normal hayatta daha önceki takma ayaklarımla özürlü olduğum anlaşılıyordu" ifadelerini kullanan Murat Dural, yeni protezleriyle artık bunun anlaşılmadığını dile getirdi. Dural, "Trafik ışıklarında biraz ağır hareket edince hemen şoför arkadaşlar, 'Sakat mısın be kardeşim' diye bağırıyor. Ben de 'Evet' cevabını verince şaşkınlıkla bana bakıyorlar. Ama onlar da haklılar sonuçta, ortada engelli olduğumu belli eden bir şey yok. Böyle olayları şu sıralar güncel hayatımda çok sık yaşamaya başladım" şeklinde konuştu.

Hikayesi film oluyor
Murat Dural, yaşadıklarının belgesel yönetmeni Okan Altıparmak tarafından filme çekileceği müjdesini de verdi. Dural, "Okan Altıparmak, bu hikayeyle yakından ilgileniyor. Şu anda taslak senaryo hazır, üzerinde çalışmalara devam ediliyor. Yaklaşık 2 yıllık bir çalışma sonrasında bir film yapılması gündemde. Bu hem Fenerbahçe'nin tanıtımı açısından hem de benimle benzer durumda olan insanlar açısından çok büyük bir olay olacak" dedi.


Futbolcu seçmesi mi var abi?
Murat Dural, Fenerbahçe Kulübü'nün Dereğazı Tesisleri'nde ilk antrenmanına çıktığında, sarı lacivertli bayan basketbol takımı da kondisyon idmanı yapıyordu. Sahada koşan basketbolculardan birisi Murat'ın fotoğraflarını çektiğimi görüp, yanıma geldi... "Ağabey, hayrola neden fotoğraf çekiyorsun. Yoksa futbol seçmeleri mi var?" diye sordu... Murat'ın Alex'in ayaklarından alınarak yapılan yeni silikon kalıp protezi o kadar mükemmeldi ki, fiziki durumu asla belli olmuyordu... Bunu Murat'a anlattığımda o da çok sevindi. Basketbolcu ise şaşkınlığını gizleyemedi.

İşte o şarkının sözleri
Liman işçileri tarafından kurulan Liverpool, İngilizlerin en köklü kulüplerinden birisi olmasının yanı sıra taraftarının özelliği ile de M.United, Chelsea gibi kulüplerden farklıdır. Taraftarları onları hiçbir yerde bırakmaz ve her maçta "You Will Never Walk Alone" şarkısını söylerler. Liverpool, artık bu şarkıyla özdeşleşmiştir...
You Will Never Walk Alone
(Asla Yalnız Yürümeyeceksin)
Hayatın yollarında
Güneşin ışıkları da vardır yağmur da
Güller de vardır dikenler de..
Kahkaha da sancı da
Kilometrelerce yürürken
Çok sert dağlar da çıkar önüne
Çöller ve çok derin vadiler de.
Bazen çok hoştur yürüyüş.
Bazen fırtınalar eser..
O fırtınalı yollarda
Mucizeler de vardır korkular da.
Sevgiyle coşarsın hep
Bazen göz yaşların damlar.
Bazen eğilirsin bazen geriye düşer.
Hatalar yapılmak içindir
Dersler öğrenmek için.
Ama istiyorum ki hiç unutma..
İstiyorum ki hep bil..
Asla yalnız yürümeyeceksin.
İnandığın sürece!..

2 Ağustos 2009 Pazar

BİLGE SAVAŞÇI


Sir Bobby Robson

Rakibini sakatladığı bir pozisyon sonrası, hakem kart göstermemesine rağmen kendi kendini oyundan atacak kadar vicdan sahibi bir futbolcu. Jose Mourinho'ya ilham kaynağı olacak kadar, büyük bir isim. Kulüp tarihinin en başarılı dönemlerini yaşattığı Newcastle United'dan haksızca gönderildiğinde halefine tavsiyelerde bulanacak kadar alçakgönüllü, kariyeri başarılarla dolu bir teknik adam... Sir Bobby Robson.... Yazdığımız bu küçük anekdotlar bile Robson'un sadece futbolcu kişiliği ile değil, aynı zamanda insani yönüyle de ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu gözler önüne sermeye yeter de artar bile... Ancak kansere karşı verdiği ve en sonunda da ne yazık ki yenik düştüğü destansı mücadeleyi anmazsak, hem yazımız eksik kalır, hem de onu tam anlamıyla tanıyamayız... Peki kim bu, "Küçük dağları ben yarattım" edasındaki İngilizlerin içinden çıkan mütevazı futbol ermişi, kişiliği ve dehasıyla kraliyet ailesinin bile takdirini kazanan spor adamı? Gelin bir göz atalım yakın tarihin tozlu sayfalarına ve Robson'u biraz olsun anlayamaya çalışalım.
Bobby Charlton, Alex Ferguson gibi "Sir" unvanını taşıyan ve onlar gibi İngiltere futbolunun dünyaya kazandırdığı en önemli isimlerden birisi olan Bobby Robson 1933'de dünyaya geldi. Sağ kanat oyuncusu olarak sürdürdüğü kariyerinde 1950-1956 ve 1962-1967 yılları arasında Fulham, 1956-1962 yılları arasında West Bromwich Albion takımlarında forma giydi... 20 kez çağrıldığı İngiltere Milli Takımı'nda da 1958'de İsveç'de düzenlenen Dünya Kupası'nda görev yaptı. Ancak Robson'u, Rabson yapan asıl şey ise teknik adamlık kariyeri oldu... 1967'de Kanada'nın Vancouver Whitecaps takımını çalıştıran Bobby Robson, 1968 Fullham'ın başına geçti. Ancak beklenen başarıyı yakalamadı. İlk büyük çıkışını ise İpswich Town'da gerçekleştirdi. O zamanın genç menajeri 1969-1982 yılları arasında görev aldığı İngilizlerin mütevazı takımı İpswich'e tarihinin en büyük başarılarını yaşattı. İpswich Tawn Robson'un görevde olduğu süre için de hep İngiltere Ligi'nin üst sıralarında yer aldı. Çoğunlukla genç oyunculardan oluşan kadro ile 1978 yılında FA Cup ve 1981 yılında ise finalde Hollanda ekibi AZ Alkmaar'ı yenerek UEFA Kupasını kazandı. Bu başarısı Robson'a İngiltere Milli Takımı'nın yolunu açtı. 1982 yılında yeni görevini başlayan Robson, takımını 1984'de Avrupa Şampiyonası'na taşıyamadı. İngiltere 1986'da Meksika'da düzenlenen Dünya Kupası'nda ise Arjantin'le tartışmalı bir golle boyun eğerek, çeyrek finalde elendi. Bu maçın ilginç bir öyküsü vardır: İngiltere ve Arjantin arasında o dönemde Falkland Adaları yüzünden savaş yaşanmıştı. Burunlarının dibindeki adalar için yapılan savaşı kaybeden Arjantinlilerin gururu kırıktı. Çeyrek final maçında Maradona İngilizleri elle attığı golle saf dışı bırakacak ve daha sonra da hala konuşulan "Tanrı'nın eli" yorumunu yapacaktı. Neyse biz hikayemize dönelim... 1988 Avrupa Şampiyonası'na ilk turda veda eden Robson'un İngilteresi, 1990 İtalya Dünya Kupası'nda 4. olarak uzun bir dönemin ardından dereceye girmeyi başardı. Bu başarının hemen ardından PSV Eindhoven teknik direktörlüğüne getirilen Robson, yeni takımı ile üst üste iki Hollanda şampiyonluğu yaşandı. Tecrübeli çalıştırıcının Portekiz serüveni ise oldukça ilginçti. 1992'de Sporting Lizbon'un başına geçen Robson, takımı ligde lider olmasına rağmen, Avrupa kupalarından elendiği gerekçesiyle 1993'ün aralık ayında görevinden uzaklaştırıldı. Lizbon'dan intikamını almak için bir yıl beklemesi gerekiyordu. Robson, 1994 sezonun ortasında Porto'dan aldığı teklifi kabul etti. Sezon sonunda finalde eski takımı Sporting Lizbon'u yenerek Portekiz Kupası'nı havaya kaldırdı. Daha sonra üst üste iki lig şampiyonluğu yaşadı. Portekiz'e kadar gelmişken Barcelona'ya da uğramamak olmazdı. 1997 yılında Katalan ekibine Avrupa Kupa Galipleri Kupası ve İspanya Kral Kupası'nı kazandırmasına rağmen, lig şampiyonluğunu kaçırdığı için görevini Louis Van Gaal'a teslim etti. Ancak kulüp içinde kalarak, transferden sorumlu direktör oldu. Bu dönemde Ronaldo'nun dünya futbol vitrinine çıkmasında başrol oynadı.. 1998-1999 sezonunda bir kez daha PSV'yi çalıştıran Robson, hemen ardından 6 yıl süren Newcastle United macerası başladı. Newcastle'de başarılı ama kupasız geçen dönem sonrası, kulüp yönetimi tarafından yeni bir atılım gerektiği bahanesiyle görevinden uzaklaştırıldı. Newcastle onun ayrılmasının ardından bir daha iflah olmadı, giderek kan kaybetti ve geçen sezon Premier Lig'e veda etti... Mizah anlayışı da son derece gelişmiş olan Bobby Rabson'un "Eğer beyaz mendiller sizin için kalkıyorsa o zaman bir ihtimal takımın başında kalabilirsiniz. Ancak mendiller başkan için kalkıyorsa, bavulları acele toplamalı ve hızla gitmelisiniz" sözleri futbolseverlerin hafızalarına kazındı.
Sir Robson, futbol kariyeri kadar kansere karşı verdiği mücadele ile de tüm dünyanın takdirini kazandı. Bu nedenle Sir unvanının yanına "Bilge savaşçı" payesi verilen İngiliz menajer, 1955 yılında Elsie Robson'la evlendi. Andrew, Paul ve Mark isimli üç çocuğu bulunan Robson, 1991'de kansere yakalandı. Bağırsak, deri kanseri ve beyninde çıkan tümör nedeniyle defalarca ameliyat masasına yatan Bilge Savaşçı, asla pes etmedi. Bir kenara çekilip, sonunu beklemek yerine, sahalarda teknik direktör olarak boy göstermeye devam etti. Sir Bobby Robson Foundation isimli kanser araştırma kurumunu kurarak, amansız hastalıkla mücadelesini bir ileri safhaya taşıdı. Böylece diğer kanserli hastalara da umut ışığı oldu. Kanser nedeniyle hayata gözlerini yumduğunda 76 yaşındaydı... Efsanevi futbol adamı, geriye başarılı bir kariyerin ötesinde, insanların ibretle takip edip, çok şey öğrenebileceği bir hayat hikayesi bıraktı. Aslında bugünlere gelmesinde büyük pay sahibi olduğu Jose Mourinho'nun sözlerini onu çok güzel bir şekilde özetliyordu: "Robson'u her zaman hayata karşı olan azmiyle hatırlayacağım."



1 Ağustos 2009 Cumartesi

Robson anısına

Bizi fena kandırıyorlar
Ne kadar cahil kalırsan, o kadar kaderci o kadar itaatkar olursun… Bu yüzden Türkiye gibi ülkelerde işçiye, emekçiye nefes aldırmazlar… Ekonomik sorunlarla öyle bir gark ederler ki, sesini bile çıkaracak takatın kalmaz. Bu yüzden eğitimi içinden çıkılmaz bir kabusa dönüştürürler. İlkokuldan tut, üniversiteye kadar öğrettikleri kocaman bir hiçtir. Ya ekonomik nedenlerle okuyamazsın ya da okusan da bir şey öğrenemezsin… Hiçbir şey bilmeyen istemeyi, hakkını aramayı da bilemez. Ne yazık ki, 1950 sonrası iktidarların ve o dönemden itibaren filizlenmeye başlayan sermayenin politikası bu olmuştur… Türk toplumunun 60’a yakın yılda ürettiği yegane şey koskoca bir hiçtir… Hiçlik, devlet kurumlarından tutun da özel sektöre kadar her yerin ruhuna işlemiş, Türk basını da payına düşeni fazlasıyla almıştır. Maalesef dünyanın sporunu 2+1 büyük kulübe endekslenmiş gidiyoruz… Günü kurtarmaya yönelik sistem nedeniyle, yalanla doldurulan sayfalar, resmen koskaca bir halkın beynine tecavüz ediyor, ama kimse sesini çıkarmıyor... Kafamızı şöyle bir kaldırıp, dünyada neler olup bittiğine bakmıyoruz. Futbolun bilge savaşçısı ölüyor, gazeteler küçük haberlerle geçiştirip gidiyor. Oysa yazılacak, öğrenilecek ne kadar çok şey var… Araştırmak, bulduklarını yazmak zahmetine katlanmak mı? Hadi canım sende… 2+1 büyüklerden birkaç yalan atarsın iş biter… Uyanın artık millet bizi çok fena kandırıyorlar….
Not: Sir Bobby Robson yazısı çok yakında...